|
|
| |
|
KIZKARDEŞİ KADRİYE ÖNKUZU'NUN
KALEMİNDEN:
AĞABEĞİM
DURSUN ÖNKUZU
Yıl 1970…
Kasım ayının 22. günü… İftar sofrasındayız. Mercimek çorbasını
ağabeyimin çok sevdiğini hatırlatıyor, babaannem. Hepimizin gözleri
doluyor. Kapı çaldı. Ağabeyimin arkadaşının babası berber Cemal
Amca. Babamı istedi.
İndi
babam. Sonradan öğrendiğime göre: “Öğrenci olaylarında Dursun
yaralanmış, hemen Ankara'ya gidelim” demiş. Tabi radyo ve
televizyonlar olaylarda ağabeyimin kaçırılarak işkence sonucu
öldürüldüğünü açıklamış. Bizim bir şeyden haberimiz yok. Babam
haberleri hiç kaçırmazdı halbuki. Tabi daha 19 haberleri
başlamamıştı. Televizyonumuz zaten yok o zamanlar.
Babam
hemen gitti Ankara'ya evimize akrabalar, komşular, ülkücü camiadan
dostlar dolmaya başladı. Tabi anneme ve bize ağabeyimin yaralı
olduğunu söylüyorlardı. Ben ozamanlar orta birinci sınıfta
okuyordum. Ablam Amasya Yatılı Öğretmen Okulu birinci sınıfta
okuyordu. Benim küçüğüm Zübeyde ise ilkokul ikide.
Ertesi
günü ablamı getiriyorlar ülkücü hocaları. Ben hala ağabeyimi yaralı
hayal ediyor, ona en iyi şekilde bakar, hemşirelik yaparım biricik
ağabeyime diyordum. Heyhat!.. yaradanımıza kavuşalı kaç gün olmuş
halbuki. Camilerde selalar kendime gelebildim. Bu mahşeri
kalabalığın anlamını ancak o zaman idrak edebildim. İki gün sonra
cenazeyi getirdiler ülküdaşlarının acılı, hüzünlü tekbirleri
arasında. Zile o tarihe kadar öyle bir kalabalık görmemeişti.
Otobüslerle Ankara'dan çevre il ve ilçelerden, köylerden akın akın
gelen ülkücüler son yolculuğunda birlikte olmak istemişlerdi Şehit
Önkuzu'nun ruhuyla. Kılıçkıran, İmamoğlu, Özmen ve Önkuzu… İşte
davanın ilk şehitleri. Bu nasıl bir dava idi, nasıl bir mücadeleydi.
Bu birçok kısır düşünceli, egoist, maddeci yöneticilerin dediği gibi
sağ sol davası değildi. Bu, Türk - Gayrı Türk savaşıydı. Şuuru,
kültürü, ruhu ve gönlü ile Türk olanla, hiçbir şeyi Türk
olmayanların, gerçek imanı yüreğinde duymayanların savaşıydı.
Daha
ortaokul, lisedeyken ülkücü mücadelenin ön saflarında yer almıştı.
Zile kalesinin tam karşısında Ü.O.D açılmıştı. Önceleri birkaç
arkadaştılar. Sonra çığ gibi büyüdüler, çoğaldılar. Babam sürekli
çok ileri saflarda mücadele ettiğini söyler, mesleğini eline
aldıktan sonra ne yaparsan yap derdi. Ailenin tek umudu tek dayanağı
oydu. O öylesine imanlı, kararlı ve samimiydi ki o günlerde yapılan
haksız düşünce, görüş ve davranışlara asla tahammül edemiyordu.
Birkaç
önce Süleyman Özmen Y.Ö Okulu'nda şehit edilmişti. Ağabeyim o olayı
bizlere göz yaşları içersinde anlatmıştı. Anneme kan lekeleri olan
bir ceketini saklamak üzere yıkamamasını tembih ederek emanet
etmişti. “Bu kan Süleyman'ın kanı sakın yıkama, mübarek şehit kanı;
yarın Allah'ın huzurunda şahitlik edecek inşallah” demişti.
Kendisinin de birkaç ay önce söylediği bu sözden sonra aynı kaderi
beklediğini nerden bilsin. Ah canım ağabeyciğim.
O bir ülkü
deviydi. Hiçbir çıkar gözetmeksizin. Çok büyük ideallere sahipti.
Öylesine inançlıydı ki düşüncelerini gerçekleştirmek için elinden
geleni yapardı. Milliyetçi, ülkücü çocuklara, gençlere, kızlara
milli manvi değerlerimizi kaybetmemeleri için seminerler
düzenlerlerdi. Okul derslerinde başarısız olan talebelere ücretsiz
matematik, fen kursları verirdi. Maddi imkanları kısıtlı olduğu
halde verilen hediyeleri kabul etmemişti. Onu akrabalarımız,
arkadaşları mahcup, utangaç, az ve öz konuşan, konuşunca herkes
tarafından dinlenip beğenilen birisi olarak tanırlardı. En büyük
idealli büyük bir kütüphaneye sahip olmak ve gençlerin hizmetine
sunmaktı. Çok kitap okurdu. Eline geçen parayı kitaba yatırırdı. Yaz
tatillerinde çalışıp okul masraflarına katkıda bulunurdu. Judo
öğrenmişti. Her sabah jimnastik yapar, titizliği ile ablamı yorardı.
Namazlarını düzenli olarak kılar, kılamadığı vakitleri küçük bir
deftere not ederdi. O zamanlarda Zile'nin yetiştirdiği çok kültürlü,
muhterem bir zat olan müftü Arif Efendi'den ders alırdı. Ağabeyimin
yetişmesinde büyük bir payı olmuştu Arif Efendi'nin. Ağabeyim
İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesini kazanmış, kayıt yaptırmıştı.
Ama o okula komünistler hakim olduğu için Ankara Erkek Teknik Yüksek
Öğretmen Okuluna geçmişti. Kader işte. Nereye gitsen değişmiyor.
Ağabeyimiz
kız olmamıza rağmen bizlerle çok ilgilenir, büyük bir insan gibi her
şeyini paylaşırdı. Kitap okuma alışkanlığım onun sayesinde olmuştu.
Yaşasaydı kim bilir ne büyük hizmetleri olacaktı. Ama o
birçoklarımıza nasip olmayacak şerefli bir ölümle Rabbimize kavuştu.
Hem de öyle bir mertebe ki tam on üç kişi insanlık dışı işkenceler
yaparak ulaşılamayacak sabrı, tahammülü, Allah yolunda can vermenin
lezzetini tattırdılar. “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler
sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah'ın, lütfundan
kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak
rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz
şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların
üzülmeyeceklerine sevinirler.” (Al-i İmran Suresi,169-170. Ayet).
Ruhları
Şad, Mekanları Cennet olsun…
Kadriye Önkuzu
|
|
|
Önkuzu
Kuzu yürür, kuzu yürür.
Önde Önkuzu yürür.
Kuzular meledikçe
Gönlüme sızı yürür!
Önkuzu hey! Önkuzu!
Önde gider Önkuzu.
Bu bayrak düşmez yere,
Ölmedikçe sonkuzu!
Dursun adı... Dursun adı...
O gitti, dursun adı.
Dillerde türkü olsun,
Yürekte vursun adı!
Kuzular koç olacak,
Toy, düğün, göç... olacak
Bu yıl ki kuzuların
Adları 'öç' olacak!
Niyazi Yıldırım Gençosmanolğu |
|
|
|
Ertuğrul Dursun
ÖNKUZU
23.11.1970, Ankara
Önkuzu Hey Önkuzu
Önde gider Önkuzu
Anası dursun demiş
Durmaz gider Önkuzu
Rahmetli Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu'nun bu türküsü yıllar oldu ki
dilimizden eksik olmadı... Yüreklerimizdeki yangınlığın ateşini,
söylediğimiz bu türküyle yenmeye çalıştık, ama mümkün mü ki yenelim?
Yenemedik. Aradan geçen bunca yıla rağmen o günleri yaşayanların
yanı sıra sonradan çiçek, çiçek açan son kuşak dönemi de onun
mücadelesi ve onun kavgasıyla ayakta durabildi.
Zile ilçesine indiğimde adeta teni parçalayan bir ayazla karşılaştım
adımlarımı Zile Ülkü Ocakları'na doğru sürerken minarelerden okunan
Ezan-ı Muhammediyeler bir başka yüreğime oturuyordu, ezanlar sanki
gelişimi şehidimin ruhuna müjdeliyordu. 10–15 dakikalık bir
yolculuktan sonra Zile Ülkü Ocakları'na ulaştım, içeriye girdiğimde,
mükemmel bir toplulukla karşılaştım. Ülkü Ocaklı gençler hatim
indiriyorlardı. Bu hatimin özellikle Dursun Önkuzu'nun nezdinde
bütün ülkücü şehitler için okunduğunu öğrenmem beni daha da mutlu
ediyordu.
Daha sonra Zile Ülkü Ocakları'nın yönetimden ülküdaşlarımızla
birlikte aile kabristanına doğru yola çıkıyoruz. Kısa bir
yolculuktan sonra kabristana ulaşıyoruz. Bu yere gelindiği anda
beynimize bir soru oturuyor: acaba biz nasıl öleceğiz?
Kabristana girdiğimizde şehidimiz Mustafa Taştangil'in kardeşi:
"işte Dursun abının kabri burası yanındaki de benim ağabeyimin
kabri" dediği anda gözlerinden akan damlalar karla kaplı mekanı
delik deşik ediyordu sanki.
... Ve işte, küfrün karşısında destanlaşan bir yiğidin kabri...
Göğsüme bir ateş basıyor, kabri şöyle bir süzüyorum, kabrin etrafı
çerçeve içerisine alınmış, biraz da demirler pas tutmuş, kabrin
üzerinde karların arasından sıyrılıp çıkan ayrık otları kabir
taşının üzerindeki yazının okunmasını engelli ur, ayrık otlarını
temizliyoruz, kabir taşının üzerinde bulunan resimlik boş, daha
önceleri resim bulunuyormuş ama sık sık yıprandığı için artık
konulmuyormuş...
Bütün ömrüm süresince onun destan kavgasıyla büyümüş, gelişmiştim ve
işte onun yanındaydım... Dualarımızı ettik ve hemen yanında bulunan
I Mİ I »aşka şehidimiz Mustafa Taştangil'in kabrine de uğradık.
Kabristanda yaşanılan sessizlik kabristandan çıkışta bozuldu... Bu
sessizliği [iği bozan da Mustafa Taştangil'in kardeşi oluyor: "ahim
ölmeden önce yazdığı hatıra defterine vasiyet etmiş. Eğer
öldürülürsem beni Dursun ahimin yanına defnedin" demiş, o yüzden
şimdi aynı yerde bulunuyorlar diyordu ve sonra yanıma yaklaşıyor
boynuma sarılarak ''Haydi reisim şimdi de Dursun ağabeyin anasının
yanına gidelim" diyordu.
Ve adımlarımızı bu sefer Önkuzu'nun annesinin doğru atıyoruz. Biraz
yıpranmış evlerle bezeli dar sokaklardan geçtikten sonra, anamızın
bulunduğu eve ulaşıyoruz, ama büyük bir şansızlık yaşıyoruz, evde
bulamıyoruz Ankara'ya gittiğini öğreniyoruz... Ülkü Ocaklarına doğru
yol alırken bir güzel insanla karşılaşıyoruz, kucaklaşmadan sonra
öğreniyorum ki bu güzel insan rahmetli Önkuzu’nun çocukluk arkadaşı
Selahattin Ulubaş...
Selahattin ve ocak başkanımızın refakatinde Zile'de yürüyüş
yapıyoruz. Ulubaş, rahmetlinin gezdiği yerleri, namazını kıldığı
camiyi gösteriye top oynadıkları alanı gösteriyor ve
yaramazlıklarını anlatıyor. Bu anıların bazısında gülüyor, bazısında
duygulanıyoruz. Daha sonra Ülkü Ocaklarında sohbete devam ediyoruz.
Ulubaş ülküdaşımızdan Önkuzu’nun şahadetinin öyküsünü dinliyoruz, bu
öykünün öyle yerleri oluyordu ki, hepimiz adeta cansız, taş
kesiliyoruz.
Ve işte Selahattin Ulubaş'ın diliyle Dursun Önkuzu’nun şahadeti:
1970 yıllan ülkücü hareket açısından en zor dönemlerdi, hareketin
günden güne geliştiğini gören kızıllar saldırılarını
arttırıyorlardı. Ülkücü okuması ve okula gelip gitmesi engellenmek
isteniyordu.
İşte rahmetli Dursun'da bu dönemlerde Ankara'da Erkek Teknik sek
Öğretmen Okulu'nda okuyordu. Arasıra mektupları gelirdi,
mektuplarında devamlı olarak komünistlerin saldırılarını artırdığını
yazardı, hatta bu saldırıların iyice artması sonucu anasının aşırı
isteği sonucu Zile'ye gelmişti Ama duramamış ve geldiğinin ertesi
günü hemen geri dönmüştü... Babası bakkal dükkanı işletiyordu,
küçüğü olan bacısını çok sevdiğini bilirdik...
23 Kasım 1970 günü şahadet haberi ilçeye geldiğinde sarsıldık.
Dursun,: komünistlerin okulu istila ve işgal etmeleri sonucu
Selahattin Mazman, Hasan Gürül ile birlikte rehin alınıyorlar ve üç
gün boyunca aç, susuz bırakılıyorlar. Günlerce süren işkenceden
sonra da ciğerlerine hava basıp 4'üncü kattan atıyorlardı.
Cenazesi Zile'ye getirildiğinde mahşeri bir topluluk yaşandı,
cenazeyi Zile Genç Ülkücüler Teşkilatı'nın önünden kaldırdık... Bu
olaydan dolayı Türkiye'de çok büyük infialler yaşandı. "Mekânı
cennet olsun, nur içinde yatsın" diye anlatırken gözleri dolu dolu
oluyordu.
Evet; Dursun Önkuzu'nun şahadetinin sonrasında Ankara'da olağanüstü
bir ortam yaşanıyor, emniyet teşkilatı cenazeyi teslim etmeyi
istemiyordu, sonrasında ülkücüler alıyorlardı ama Türk ocakları
kapatılıyor yüzlerce ülkücü genç tutuklanıyordu. Önkuzu'nun
tabutunun başında nöbet tutanlar, emniyet güçlerince alınıp Emniyet
Müdürlüğü'ne götürülüyordu. Amaç Önkuzu'nun cenazesi için yapılacak
töreni engellemekti... Her türlü zorluklara rağmen cenazeye mahşeri
bir kalabalık toplanıyor ve cenaze şehidimizin memleketi olan
Zile'ye getirilip defnediliyordu.
Önkuzu'nun şahadet haberi o günlerde bütün gazetelerde manşet haber
olarak veriliyordu, bütün ülkücü kuruluşlar ve dernekler
yayınladıkları bildirilerde olayı nefretle kınıyor ve suçluların
yanısıra sorumlu olan okul idarecilerinin de gerekli şekilde
cezalandırılmasını istiyorlardı.
Ama o günlerde yayımlanan 28 Kasım 1970 tarihli Anadolu
Gazetesi'nde, Türkiye Milli Talebe Federasyonu'nun yayınladığı
bildiri, vurdumduymazlığa olan tepkisini Genel Başkan Soner
Karaman'ın diliyle şöyle ortaya koyuyordu: "Kaç milliyetçi öğrenci
daha vurulacak? Milliyetçi ülkücü kardeşimiz olan Dursun Önkuzu’nun
cenazesinde polis çıkartılan hadiseler üzüntümüzü bir kat daha
artırmıştır. Komünist t Kürtçü işbirliğinin her gün bir milliyetçi
katletmesinin önüne ne zaman geçilecektir. Nedense kızıl yürüyüşlere
hiç ses çıkarmayan polis, bizim cenazemizi sahiplenmemize engel
olmuştur, bizler her şeyin farkındayız ve sabrediyoruz ama
sabrımızın sınırına gelmek üzere olduğumuzun da bilinmesi
gerekir!.."
İşte olay böyle bir dille lanetleniyor bir de yüce Türk milletine
bir çağrı yapılıyordu, işte 25 Kasım 1970 tarihli federasyon
çağrısının metni:
"Büyük Türk Milleti!.,
Vatan satıcılar çetesi komünist-Kürtçü, işbirliğinin satılmış
beyinleri, milliyetçi, ülkücü bir öğrencimize daha kıydılar.
Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi Dursun Önkuzu 4 günden
bu yana hürriyetinden mahrum edildiği Erkek Teknik Yüksen Öğretmen
Okulu'nun 4'üncü katından, ciğerlerine hava basıldıktan sonra aşağı
atılarak katledilmiştir.
Büyük Türk milleti! Sadece şu bir yıl içinde dört evladını kaybettin
Baharettin Dedeşen, Mustafa Bilgi, Mehmet Büyüksevinç ve diğer
şehitlerin arkasından sırayla Süleyman Özmen, Necdet Güçlü, Yusuf
İmamoğlu ve işte Dursun Önkuzu'da kara toprağa düştü. Üniversiteyi
karargah haline getiren kızıllar bir takip görmedi, polis ve
jandarma gücüne şahit olamadık... Devletini ve gençliğini koru!
Allah Türk'ü korusun ve yüceltsin T.M.T.F"
Ve Dursun Önkuzu'nun babası Abdullah Önkuzu, o günlerde devrin
yöneticilerine şu telgrafı çekiyordu:
"Oğlum Türk milliyetçisiydi, ama bunun karşılığında ihanet gördü,
polis oğlumun cenazesini Gülveren civarında kaçırmıştır, üstelik
bunu da bomba kullanarak yapmıştır. Onu arkadaşları son yolculuğuna
taşırken bu engellenmiştir, oğlumu son kez koklatmadılar bana,
oğlumun naaşını istiyor, katillerinin de bir an önce bulunmasını
istiyorum..."
Önkuzu'nun naaşı her türlü girişime rağmen verilmiyordu ama
arkadaşları naaşı polislerden alıyordu. Bunun karşılığında da
yüzlerce genç tutuklanıyordu...
Ertuğrul Dursun Önkuzu ile ilgili, Devlet Gazetesinin yayınından:
Yenimahalle Cumhuriyet Savcısı Emin Kilislioğlu, 24 Kasım 1970 Salı
günü, Dursun Önkuzu'nun ölümüyle ilgili olarak özetle şu açıklamayı
yapar:
"Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu son sınıf öğrencisi dursun
Önkuzu'nun 4. kat penceresinden atıldığı ortaya çıkmıştır.
Öğrencinin 11 metre irtifadan düştüğü zemin taştır, kendiliğinden
atlamasına veya oradan düşmesine imkan yoktur. Pencereden atılmak
suretiyle ölmüştür.
Ayrıca, Dursun Önkuzu'nun ölümüyle ilgili bazı öğrenciler nezarete
alındı. Olayı yaratanlar, okuldan kaydı silinen solcu öğrenciler
olabilir. Bu konunun üzerinde durulmaktadır."
Ertuğrul Dursun Önkuzu'nun katillerini bulmak için seferber olan
Ankara Emniyet Müdürlüğü Cinayet Masası ile Birinci Şube ekipleri,
şimdiye kadar Akif Atasayan, Ali Kadıoğlu, Adnan Altıparmak, Fikri
Ayhan, Sabri Uyar, Erdinç Gündüz adlarındaki öğrencilerin "katil
zanlısı" olarak arandığını, İm öğrencilerden Akif Atasayan ile
Erdinç Gündüz'ün yakalandığını belirtilir.
Polis selleri Atasayan'ın katil oluğunu ileri sürer ve "durum
muhakeme sonundu aydınlığa kavuşacaktır” der ve diğer katil zanlısı
öğrencilerin aranmakta olduğunu söyler.
Ertuğrul Dursun Ön-kuzu'nun ölümü ile ilgili olarak Yenimahalle
Savcılığında yapılan soruşturma sonunda olaya adı karışan dört
öğrencinin tutuklanmasına karar verilir.
Öğleden sonra Savcılık, dosyayı Sulh Hâkimliğine verir ve mahkeme
tutuklama kararı alır. Mahkeme, hazır bulunan Akif Atasayan'ı
tutuklar. Haklarında gıyabi tutuklama kararı verilenler şunlardır:
Adnan Altıparmak, Mehmet Ali Kabakoğlu, Sabri Uyar.
Otopsi yapılan Dursun Önkuzu'nun raporu, 25 Kasım 1970 Çarşamba
günü, açıklanır.
Yapılan otopsiye göre, durum kesin olarak ortaya çıkmıştır. Raporda
vücuttaki yaraların hem düşmeden, hem de darptan olabileceği,
belirtilmiştir.
Hesabını Soracağız
Ülkü Ocakları Birliği yöneticileri, 24 Kasım 1970 Salı günü, bir
açıklama yapar.
Yapılan açıklamaya göre, Dursun Önkuzu'nun babasının Ankara'ya
geldiğini, cenazeyi bu akşam alacaklarını ve yarın da yapacakları
dini merasimden sonra Zile'ye götürecekleri bildirilir.
TMTF Genel Başkanı Soner Karaman, 24 Kasını 1970 Sah günü, bir basın
bülteni dağıtır.
Basın bülteninde, Ankara'da Erkek Teknik Öğretmen Yurdu’nun 4.
katından bahçeye alılarak öldürüldüğü iddia olunan " öğrenci Dursun
Önkuzu’nun öldürülmesinin hesabını sorulacağı" açıklanır
Olayı sert bir dille eleştiren TMTF Genel Başkanı Soner Karaman,
cereyan eden bazı olayları da ele alarak şöyle der:
"Üniversitenin açılmasıyla sistemli olarak başlatılan hareketler
kısa süre içerisinde bir çok fakülte ve yüksek okullarda derslerin
aksamasına sebep olmuştur. Bazı öğretim üyeleri milliyetçi diye
yıpratılmaya çalışılmaktadır. Öğrenciler saldırılara uğramakta,
dövülmekte ve öldürülmektedir. Bu şartlar altında üniversite ve
yüksek okulların açık tutulmasının bir yararı yoktur. Türkiye'de
bütün üniversiteler kokuşmuştur. Bu kuruluşların açık tutulmasında
artık bir fayda yoktur. Büyük milletimizin kendi eserine ve
çocuklarına sahip çıkacağı günler uzak değildir"
Ertuğrul Dursun Önkuzu'nun Cenaze Töreni
Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu yatakhanesinin 4. kat
penceresinden atılarak öldürülen Ertuğrul Dursun Önkuzu'nun cenaze
namazı, 25 Kasım 1970 Çarşamba günü, komşu il ve ilçelerden
gelenlerle ve Ankara'daki ülkücü gençlerin katılmasıyla Maltepe
Camiinde kılınır.
Cenaze namazı kılındıktan sonra tabut eller üzerine alınır ve
Kızılay yönüne gidilmek istenir. Ancak, polisin Kızılay yönünde yol
açmaması üzerine tören aksar. Milli Nizam Partisi Tokat Milletvekili
Hüseyin Abbas, polisten yolu açmasını ister ve "komünistlere
Kızılay'dan cenazelerini götürme izni verilmiştir. Bu milliyetçi
gençler de şehit kardeşlerini Kızılay yönünden götürmeleri
haklarıdır. Bu gençler şehit kardeşlerini götürecekler bunlardan
kötülük gelmez" der. Polis şefleri, MNP milletvekiline şu karşılığı
verir:
"Bize emir verilmiştir. Cenazelerin geçeceği bir güzergah vardır.
Kanunlara herkesten önce siz uymalısınız. Maden cenazeyi Kızılay'dan
geçirmek istiyorsunuz, buyurun bizim cesetlerimizin üzerinden geçin
ve dilediğiniz gösteriyi yapın."
MNP milletvekili Hüseyin Abbas, polis şeflerinin bu sözlerin
üzerine, "nizamlara uyanlar suçlu, ötekiler ise hep serbest
dolaşıyor" diyerek, yürüyüşten ayrılır.
Yolun açılmaması üzerine Ankara Belediye Başkanvekili Muhlis
Şensöz'ün Toplum Polisi Müdürü Yılmaz Sezgin'e yolu açması yolundaki
teklifi de Sezgin tarafından reddedilir. Bunun üzerine öğrenciler,
iktidar ve polis aleyhinde tezahüratta bulunur, çatışmalar olur.
Öğrencilere, ''Tekbir getirin" diyen Belediye Başkanvekili Şensöz,
İçişleri Bakanı'ndan müsaade almak üzere müracaat ettiğini, cevap
gelinceye kadar cenazenin bekleyeceğini söylen Maltepe Camiinden
inen ana yoldaki trafik, ülkücü öğrencilerle polis yetkilileri
arasında uzayan tartışmalar yüzünden tamamen durur. Bu sırada bazı
Ülkü Ocaklı gençler, açıklama yapar.
Saat 14.30 civarında Ülkü Ocaklarından Aytekin Yıldırım adındaki bir
öğrenci, yürüyüşe dahil bulunan öğrencilere şöyle hitap eder:
"Bizi oyuna düşürmek istiyorlar. Komandolar polise saldırdı
dedirtecekler. Yapsınlar, dedirtsinler. Şimdiye kadar ne oldu?
Sadece şehid verdik. Mason iktidar ve köpekleri bize pusu
kuruyorlar. Polis bizim değil kendi güvenliğini bile sağlayamıyor.
Başbakan, Milliyetçi öğrencilerin karşısına çıkıyor. Neden Siyasal
Bilgiler Fakültesine ve ODTÜ’ye giremiyor? İktidarı tanımıyoruz.
Demirel, kendine güveniyorsa, SBF’ye girsin, ODTÜ’ye girsin de
görelim. Bugünün yarını da vardır. Kan ve kemik yığılacak ve o gün
Türkiye kurtulacaktır."
Ülkü Ocakları Birliği Basın Sözcüsü Bahri Zorlu, cadde üzerinde bir
basın toplantısı düzenler ve şunları söyler:
"Öğrencilerin sınavlara girme güvenliğini bile sağlayamayan bir
iktidarı, biz iktidar olarak kabul etmiyoruz. Bizim hareketlerimize
mani olmaya Demirel’in gücü yetmeyecektir. İktidar, masonlarla,
Maocularla, komünistlerle tam bir işbirliği içindedir. Bunun en
güzel örneği ODTÜ'dür. Mütevelli Heyeti üyelerinin iktidar
tarafından seçildiği ODTÜ'de öğrenciler silah talimi yapmaktadır.
ODTÜ tam bir kaçakçı ve eşkıya yuvasıdır.
Kaç kere yetkililere başvurduksa da ilgilenmediler. Bu
şikayetlerimizi yaptığımız bir yetkili, bize 'sizin de silahlarınız
var. Sizin silahlarınız yok mu? Siz de gidin onları vurun' dedi."
Maltepe Camii'nden Kızılay'a giden yolun açılması için sokak
ortasında bekleyen ülkücü gençler, üç saat boyunca, ilahiler ve
Bozkurt marşları söyler.
Bu sırada, 4 askeri GMC ile jandarma birliği kortejin önünden
geçerek ara sokakta park eder. Bunun üzerine Ülkü Ocakları Birliği
adına açıklama yapan Zorlu, "bizi ordu ile karşı karşıya getirmek
istiyorlar. Arkadaşlar, direnmeyeceğiz, şehidimizi gönderip sessizce
dağılacağız" diyerek, korteje dahil gençleri ikaz eder.
Daha sonra, ülkücüler, cenazeyi polisin tespit ettiği güzergahtan
götürmeye razı olur. Budan sonra, cenaze arabası, Önkuzu'nun
memleketi olan Tokat'ın Zile Bucağına götürülmek üzere yola çıkar.
Cenaze gittikten sonra öğrenciler dağılmaz ve Sıhhiye üzerinden
Ulus'a doğru yürümeye başlar. Yürüyüşler sırasında iktidar ve
Başbakan Süleyman Demirel aleyhinde devamlı tezahüratta bulunan
ülkücüler, Radyoevi'nin önünden geçerken "kahrolsun Moskoflar",
"Başbakan Süleyman istifa", "Menteşe istifa" diye bağırır.
Bunun üzerine polis, çok sayıda göz yaşartıcı bomba kullanır.
Polisin saldırısı sırasında öğrencilerden yaralananlar olur, bu
sırada olay yerinden geçmekte olan Emine Sardu adında 53 yaşındaki
bir kadın da başından yaralanarak hastaneye kaldırılır.
Türk Ocağı önünde çatışmaların devam ettiği bir sırada, bir grup
öğrenci tarafından Zile'ye götürülmekte olan cenaze, Site Öğrenci
Yurdu yakınlarına geldiğinde, cenazeyi yurda götürmek isteyen
öğrencilere Polisler şiddet kullanarak engel olur.
Polis, 5 kişiyi gözaltına alır. Gözaltına alman şahıslar şunlardır:
Mehmet Sakarya (Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi),
Alparslan Aslan (Ankara Tıp Fakültesi 2. sınıf öğrencisi),
Mehmet Tuncay (Fen Fakültesi öğrencisi),
Mehmet Kaçan (Kadın berberi),
Cengiz Kalkan (şoför),
Mehmet Kural (Tapu Kadastro Okulu öğrencisi).
Ankara'dan Zile'ye götürülen Dursun Önkuzu'nun cenaze törenine;
Ankara Ülkü Ocakları Birliği,
Trabzon Ülkü Ocakları Birliği,
Zile, Turhal Samsun, Niksar, Amasya, Tokat Genç Ülkücüler
Teşkilatları,
Tokat Öğretmen Okulu,
Zile Sanat Enstitüsü,
Amasya Kız ilk Öğretmen Okulu,
Ticaret ve Sanayi Odası,
Zile Belediyesi,
Zile Turizm Derneği,
Zile esnaf Kefalet Kooperatifi,
Zile Gençlik Teşkilatı,
Ülkücü Öğretmenler Sendikası,
Milliyetçi Öğretmenler Birliği,
Turhal Belediyesi ile Zile’ye yakın vilayet ve kazalardan binlerce
kişi katılır.
Dursun Önkuzu'nun Zile Camii'nde kılman cenaze namazından sonra
İstasyon Caddesi'ne doğru yürüyüşe geçilir ve mehter marşları
söylenerek Zile Meydanı'na gelinir. Türk bayrağına sarılı tabutun
başında Dursun Önkuzu'nun babası Abdullah Önkuzu, alanda bulunan
onbinlece kişiye şunları söyler:
"Oğlum, Atatürk memleketi siz gençliğe emanet etmişti. Sen, bu
emanete sahip çıktın ve bu yolda Türk milletinin baş düşmanı
moskoflar tarafından katledildin. 60 sene yaşayıpta esaret içinde
ölmektense yirmi yıl yaşayıp hürriyet içinde şehit olmak daha
iyidir..."
Şehidimize Allah'tan rahmet diliyor, geride kalmışlarına da hayırlı
uzun ömürler diliyoruz.
Kaynak: Destanlaşan Ülkücü Hareket |
|